ZURNA VE TARİHCESİ

 


ZURNA VE TARİHCESİ

Nefesli Türk halk çalgılarının en tiz ve en gür sesli çalgısıdır. Bu nedenle genellikle meydanlarda davul ile birlikte çalınmaktadır. Düğün bayram gibi önemli günlerde çalındığı gibi, eski Türklerin savaşlarına da katılıp mehter takımlarında da çok önemli bir yer almıştır. Üflemeli halk çalgılarının başında gelen zurnanın kökeni Ortaasya’ya dayanmaktadır. Yurdun her yöresinde açık hava çalgısı olarak davul ile birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Zurnanın boyu 30cm ile 56cm arasında değişmektedir. Gövde ve sipsi olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Ön yüzünde 7, arka yüzünde de 1 olmak üzere 8 adet ses perdesi bulunmaktadır. Bu perde deliklerinden başka kalak üzerinde daha küçük çaplarda “Şeytan Perdesi” denen perdeler bulunmaktadır.

Türkiye’de zurnalar doğudan batıya doğru gittikçe belirgin bir büyüme kaydettiği görülür. Büyüklük ve küçüklüklerine göre üç guruba ayrılırlar.

1. Kaba Zurna

2. Orta Zurna

3. Cura(Zil) Zurna

Zurnanın erik, şimşir ve zerdali ağacından yapılanları tercih edilmektedir


ZURNANIN TARİHSEL GELİŞİMİ
Zurna kelimesi Türkçe’dir. Farsça Sür ( düğün ) ile nüy ( düdük, boru ) kelimelerinin bir araya gelmesinden yapılma bir söz olduğu da iddia edilir. Buna ait bir iki kayıt şöyledir.
“ Nay-i Türki bazıları indine Sürnay’dır ki Türkide tarifle zurna dedikleridir. Sür ile Nay’den mürekkebdir. Sür-i ferah ve düğün ve “ iyş ü “ işaret Ma’nasındadır ve bir kavilde anifen nay maddesinde zikr olunan borudur ki Hata ve Huten Türkleri’ne mahsusdur”
“ Sürnay, Türkiide tarifle zurna derler, tabıl ile bilece çalarlar. Sür ile Nay’den mürekkebdir. Sür-i ferah ve düğün ve iyş’ü işret manasındadır. Saz-ı mezbur ekseriya düğünlerde ve eyyam-ı ferah ve iyyidde çalınmağla bu isimler tesmiye olundu ve ona sehnay dahi denir “
Bu kayıtlarda ve başka bir takım buna benzer kayıtlarda zurnanın Farsça olduğu gururla belirtilir ve Türkçe’ye sonradan girme bir kelime olduğu ileri sürülür. Halbuki zurna “ zur “ kökü ile “ na “ ekinden meydana gelmiş Türkçe sözdür. Yapılış bakımından “ turna “ kelimesinin aynıdır. “ zur “ kökü ses taklidini göstermektedir: Türkçe’de cur, yur, ır, cır, yır, sur, sar, car, şar, çar, sır, onomatopelerinin “ z “ ile başlayanından başka bir şey değildir.Sümerce’de sur, sir, ser kelimelerinin tegonni manasına alındığını biliyoruz. Görülüyorku bu kelimeler Sümerce’den beri müsiki ifade etmektedir. Hece başındaki ve ortasındaki ses değişmeleri kelimelerin mortolojik birliğine halel vermiyor.
Zurna kelimesinin Kalmuklar’da “ Zurr “ olarak bulunuşu ve muhtelif Türk lehçelerinde zurna adlarındaki ittıratsızlık da zurna’yı onometope olarak göstermektedir. “ Sırnay “ , “ Surnay “, “ Zurnay” ( kazan ), “ Sarna “ = “Sorna” ( Azarbaycan ).. “ San “ ve “ Sarna “ kökünden gelen “ Sarın “ = Teganni ( Şor, Televt, Kırgız lehşeleri ), “ Surnamak “ = şarkı söylemek (Karaim lehçesi ) kelimelerinden de zurna’nın ses taklidinden yapılma Türkçe bir söz olduğu anlaşılıyor
Çift - dilliler’in umumi adı Surna ( Zurna )’dır. Oldukça eski bir alet olan Surna’nın bilhassa yakınçağlarda Kaba, Cura, Asafi, Şihabi, Acemi....... gibi pek çeşitli tipleri yapılarak bir aile meydana getirilmiştir.
Zurna sazının Avrupa’ya pek erkek geçtiği ve “ Havbois “ ve başka adlarla orada tekammülünü tamamladığı tahmin edilir. XVIII. yy’da Avrupa’nın Türk Mehter Musikisi’ne dikkatle eğildiği sıralarda bestekarlar zurna işleyişli ezgilerini yazmaya başladılar. Zurna’ya verilen “ Cor des Turcs “, “ Cornet des Turcs “, “ Corne Turc “ isimleri bu yüzyılın mahsulüdür. Macaristan’da ise zurna Türkler’den gelmeliğini ve “ Török sip “, “ Taragato sip “ isimlerinde muhafaza etti.
Zurnazen Minyatür 15 -18 YY

Sibirya’nın öbür uçunda yaşayan Yakut Türkleri bile “ surna “ adıyla bu çalgıyı kullanırlardı. Gerçi öz Türkçe’de “ z “ ile başlayan söz yoktu ama, “s”’nin zeleşmesi ve zeli yansıtma kelimeler epey olmuştur. Zurna en ünlü halk kelimemizdir. İran’daki Türkmenler dahi zurna deyip, asıl İranlılar halen “ surna “ nın sonuna y bulundurmadan kullanıyor ve yazıyor. Esasen onların halk dilinde “ nay “ flüt, fakat “ ney “ kamış demektir. Surna’nın “ dernek neyi “ sanılması dilcilik bakımından halk etimolojisinden başka bir şey değildir. Zurna, zurnamak ( zurlamak ) yansıtmasının baş kısmı mahiyetindedir.(Zırlamak kaba düşmüştür ) ; Turna yapısında Türkçe sözdür. Sonundaki na eki Farsça nay olamaz, çünkü kelime o dilde yoktur.
Eski Ferhenk kitaplarında Surna’nın öbür adı “ nay-i türki “‘dir ki, menşee atıftır.
Rusça’da ve Kafkas dillerinde hep zurna söylenişiyle bilinir. Yunanistan’da zurnas , Arnavutça’da zurne olmuştur. Gürcü konuşmasında “zurna “ varsa da., onlar boruya zurnavi derler. Asya’da cura zurnaya “zurnayçe “ derler; bu ad Farsça’da yoktur. İran’da bilinmez. Asya’da baştan başa zurna vardır. Macarların “ torok-sip “ ( taragato sipsisi ) ve “ haborn sip “ dediği çalgıya “ Ragoczpfeife “ de denilmiştir. Rakoci düdüğü demektir, zurnadır onun cura boyudur. Macarlar Kabazurna’ya “ taborsip “ ( davul sipsisi) derlerdi. Rusya’da “ zurna, vaktiyle Tatarlar’dan gelip ordu mızıkasında yer almıştı “ Çince’de “ r “ bulunmadığı için onlar “ su - na “ derler.
Şimdi dikkat edelim: Asya’nın Türkçe diyeklerinde sarnamak, sarrına gibi fiiler ezgilemek demektir. Mesela, Kaybol Türkçesin’de sarancı, şarkıcı ezgici anlamıyla vardır.Bir Türk diyeleğinde sarra, doğrudan doğruya zurna demekmiş. Zurna’nın menşei Orta Asya ve adının bir yansıtma olduğu her şeyden seziliyor.
Yaylı ve tezeneli çalgılar gibi, sepki ve ötkü çalgılar da Türk kültür tarihi açısından araştırıldığında türlü problemlerle karşılaşılıyor.
Mesela : zurna adının Farsça “ sur “ ( düğün, dernek ) ve “ nay “ (kamış) kelimelerinden birleşildiği ferhenklerde o kadar tekrarlanmıştır ki, Kaşgarli Mahmt’un onu Türkçe sözler arasına almasına o yorum engellik edebilirdi. (Arapça kadar Farsça da kaynağından ana dili gibi biliyordu ) Öktü çalgısı olarak Sıbızgu ( ar, el-miramar ) ve borgu ( ar, el-buk )’dan göz açmada yetindi. ( M.XI. yy. )
İbn-i Mühenna’da ferhank yorumunun etkisi altındadır. Lügatının Türkçeler bölümünde Arapça “ el - burgi “ karşısında burgucu, Moğolcalar bölümünde “ el enbübe “ karşılığı boru adlarını verdiği, bug çalana Moğalların da burgucu ( sorgucu ) dediğini halde, zurnaya yer vermiyor ( XIV. yüzyıl. ). Halbuki zurna M. X. yüzyılda bile Asya’da davulun arkadaşlığı ile yaygındı. ..
Karşımıza şu sorular çıkıyor ;
1.) Surna, Farsça’ya göre ters düşen bir istinadır. Çünkü Galatat adlı kitapta şöyle deniliyor ; “ surnay’ın aslı nay-i sur olup, alemiyete nakilde muzafı ileyhin takdimi ve harf-i sav ile surnay olmuştur “
2.) Birleşiminin “ sur “ kısmı mesela siketik bir kelime olamazmıydı? ( hatırla : Sur-i israfil ) Yahut, eski Yunancanın ( syrinx “ ( oku-surink ) çeşidi? Tepesinde kamış takılı çeşidi?- Doğudaki Karaçuk kentinin Farsça adıyla Farabi diye ünlü bir Türk Hekimi’nin “ kitab-ül Musiki “ adlı arapça telifinde sözü geçen çalgının adı surnay, kimi de suryani diye yazılıdır. Suriye ney-i mi kestedilmiştir? - Hayır.
3.) Başka bir mesele ; Ferhenklerden surnanın ikinci bir adı “ may-i türki “ dir ve Fars şiirinde bu atıf geçmiştir. Hem de Türk’ün savaşçılığını anan şiirdir.
Surnay birleşimindeki “ sur “ üstteki maddelere göre istifhamlı kalınca “may “ kısmı da şüphe edinir. En eski kaynaktan Türkçe’ye göre düşünürsek, mesela ; kelimenin “ na “ eki Farsça may değildir ki zurna da bu tipte bir Türkçe kelimenin sonunda “ y “ esi hiçbir zaman bilinmemiştir diyebiliriz.
5.) Farabı’nın asırdaşı Harezmi, “ Mefatih-ül İslam “ ansiklopedisinin musiki bölümünde şöyle diyor : “ Sırnay, suffare’dir ve keza yerağ’dır “ Sırnay, ötrö hareketiyle surnay da okunabilirse de, bu doğrumudur? Anadolu’dan Halimi’nin “ Bahrülgaraib “ tercümesinde şöyle deniliyor ; “ Sirna, zannı ile tahfif edüp zurna derler “ ( XV: yy. ortaları ) Musikici hayatları kitabı “ Atrab-ül Asar “ ‘ın yazırı Musikışinas Şeyhulislam Esad Efendi şöyle diyor ; “Sipsi, kürekçiler beyninde nizam vermek için gemi ve çektiride çaldıkları düdük makulesidir. Arabısi hanek ve Hubruka’dır. Farissisi sirnay’dır, Sıne, nışe’dir. “ Görülüyor ku, Farsça’da surnadan başka bir de sirnay SİRNAY varmış. Kelimenin baş harfi esre okumak gerektiğini Halimi ururla belirmiştir. Esad efendi de esre harekeliyor, ayrıca da ZURNA maddesinde “ bu kelimenin Arapça imlası sunnaç olduğunu ( ki cim harfi g’de konabilir ) Arapça’da buna saffare de denildiğini, Farsça’da hakı, şahnay ( şehnay ) anlamdaşları bulunduğunu ayrıca düzey yaput surgin ve sungin, bir de surna’nın zurna olduğunu “ yazarak : galiba türkide olan zurna iş bu sunnadan galattır “ diyor .
Zurnanın çeşitlerini görüp kıyaslayarak incelemek genel orgonolojinin ayrı bir problemi olarak himmet beklemektedir.
Haritası dünya çapındra olan zurna tipi hakkında sorumluluk böylesine çatallı olunca, Boru, Buk, Kacal, Çifte Kaval, Tulum Zurna gibi türlerin problemleri ona göre baştan tasarlanabilir. Şu veya bu türün çağları arasında uzun ömürlü standart tipler mevcut olabilmişmidir?
Çeşitler, bir yandan türlü imkanlar ile ülkeden ülkeye yayılarak kimi gelişir, kimi fakir düşüp düdükleşir ve hatta tip değişikliğine uğrarken; bir yandan da adları dilden dile çetrefil haller alıyor, etimoloğu şaşırtıyor, onu yanlış yorumlara saptırıyordu. Misalı yine zurnamızdan alalım; Çin dilinde “ e “ sesi hiç bulunmadığı halde zurnaya sü-na, yahut süo-na veya hatta soü-ol-nay deniliyormuş.
Çeşitli boyları da türemiş , Asya’nın bir Türk lehçesinde sarra, zurnadır. İslam dillerinde “ surla “ adı gerçi başka bir düdük çeşitine geçmiş görünüyor ama, çeşit farkı yüzünden etimolojisi de işbucaya bağlı ve ayrı tutulmuştur v.s...
Kimi de kelimeye takılan sıfat ekleri dilce açık olduğu için intikal yollarında sarahat var : Mesela; Fransız şarkıyatçısı Willoteau geçen yüzyıl başında Mısır’da “ kaba zurna “ ile “ Cura zurna “ ikiliğini bulduğundan adlarının Türk kültürüne aidiyeti açıktır.

Zurnazen 18 yy

Anadolu kültürü dışında Miladi onuncu yüzyıl, ve hatta daha önce zurna adı metinde geçer. Firavunlar devrinin Mısır’ından kabatmada resmi bulunduğu için, yakın doğudan kıdem derinliği biliniyor. Yunan’a geçmiş: tepesine kamış takılı aulos tarifi vardır. Asyalı’lar taş üzerine resim kazınmasını İlkçağ’da bilmediklerinden oralardan arkeoloji belgeleri yoktur.
Anadolu’dan zurnayı anmış en eski Türkçe kayıtlar bulunabildiği kadarına göre XIV: yüzyıldandır : Mesela Dede Korkut hikayelerinde “ zurnacı “ ile “ nakkareci “ düğün türeni münasebetiyle iş başında anılırlar. İbn-i Batuta, Anadolu Ahı tekkelerinde konuk kaldıkça esnaf keşekküllerinin ve efelerin her yerde davul zurnasını dinliyor. Asya ve Kırımda da tabl-i han’lar görüyor. Hatta zurnaya Faslılar’ın kullandığı gibi “ gayda “ denildiğini işaretliyor.

Zurnazen 18 YY Zurnazen ve Davulzen 19 ilk yarısı

Yorum Yaz